Kategori arşivi: Adımlar 2.Cilt

Fakr

FAKR

Dünya Allah’ın düşmanıdır. Çünkü insanlar dünyaya düşkün oldukları için, doğru yoldan saparlar. Dünya aslında Mü’minin imtihan yeridir ve gelip geçici olan, yani fani olan dünyada sonu olmayacakmış gibi bir değer vererek yaşamak, kapılmak insanı asıl gayesinden uzaklaştırmaktadır. Akıl sahibi olan, dünya ebedi olsa bile, kendi ömrünün bu ebedilik içinde ne kadar yer tuttuğunu bilir. Bu biliş ile dünyaya gerekenden fazla değer vermez. Ondan kavuşamadıkları için kendini helâk etmez. Kavuşabilecekleri için de asla fazla zaman harcamaz. İnsanların aldanmasına ve asıl amaçlarından sapmasına vesile olduğu için, Allah(c.c.) dünyayı düşman kabul etmiştir. Kuran’da bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Dünya hayatının fani olduğunu bildirmiştir. Allah(c.c.) ile yakîn olmak isteyen, dünyaya düşkünlük derecesinde bağlanmamalıdır. Dünyaya bağlı olanların hepsi de doğru yoldan sapar demek, belki açıklamaya ihtiyaç getirecektir. Doğru yoldan sapmanın ne olduğunu düşünmek lâzımdır. Kişinin Allah(c.c.)’dan uzaklaşması, doğru yoldan sapması demektir. Amacı, maksadı Allah(c.c.) olan için, bu böyledir.

Özetle kurtuluşun başı, dünyadan uzaklaşma ile mümkündür. Bu uzaklaşma iki türlü olur. Ya dünya kuldan uzaklaştırılır ki buna fakirlik denir. Veya kul, dünyadan uzaklaşmasının önemini kavrayarak, dünyadan uzaklaşır. Buna da zühd denir.

Fakrın Hakikati

Fakrın hakikati:

Muhtaç olunan şeyin yokluğuna fakirlik denir. İnsan için düşünülürse, muhtaç olduğu hiçbir şey olmasa bile, Allah(c.c.)’a ihtiyaçlıdır. Bu bakımdan Allah(c.c.)’dan başka hiçbir şey muhtaçlıktan kurtulamaz. Kul varlığı bakımından, hem var olması için ve hem de varlığının devamı için Allah’a muhtaçtır. Allah-ü Tealâ ise varlığı ve varlığının devamı(bekası) için hiçbir şeye muhtaç olmamakla, Ganiyy-i Mutlak’tır.

“Allah ganidir. Siz ise fakirlersiniz”           Muhammed/38

Bu âyet ile mutlak fakr anlatılmaktadır. Mutlak fakirlik, hiçbir şeyin muhtaçlığı olmasa bile, kişinin Allah’a muhtaç olmasıdır. Diğer fakirlikler, şöyle söylenebilir: ilme muhtaçsa, ilmen fakir; mala ihtiyaçlı ise, malca fakir; v.s…

İnsanlar arasında ise fakirlikten söz edilince, mal, geçim parası, nafaka eksikliği anlaşılır. Hatta insanlar başka şeylere olan ihtiyacı, mal zenginliği ile örterler. Böylece sadece yaşam seviyesi ve geçim hali bakımından fakir-zengin değerlendirmesi yaparlar. Biz de burada mala göre fakirliği beş kısımda inceleyeceğiz:

1)Fakrın birinci hali: ZÜHD’dür. Zühd ehline zahid denir. Fakirlik makamlarının en üstün olanıdır. Çünkü dünyayı terk etmeyi başarmak vardır. İnsan için dünyayı terk etmeye gayret göstermek, en zor olan gayrettir. Zira zahid, belli bir süre için zahid değildir. İnandığı ve uğrunda gayret gösterdiği bu hali ölene dek götürecektir. Yoksa zahid olamaz. Cehd ve gayret ile yapılan her iş gibi, bu da çok kıymet ifade eder. Allah(c.c.) katında da hayli makbuldür. Muhabbete uğrayanlarda ise, gayretsiz olarak dünya terk edilmiş olduğu için, buna zühd denmez. Ancak, muhabbetin kendi çilesi, zühd gibi gayret ile elde edilen şeylerin çilesinden daha büyüktür.

Zühd; kişinin muhtaç olduğu mal kendisine verilse de bundan hoşnut olmamasıdır. Malın elinde olmasını çirkin karşılar. Bilir ki mal, şerri ile gelmektedir. Yolunu şaşırtır, meşgul eder, oyalar, hesabını yaptırır, sonunda da hesap verdirir. Bu sebepten buna bulaşmamak için, kaçar.

2)Fakrın ikinci hali: Buna rıza denir. Bu makamda olana da razı olan denir. Bu kişi mala heves etmez, eline geçince sevinmez, kaybedince üzüntü duymaz. Buradaki rıza; genel olan rıza makamının rızası değildir. Sadece malın peşinde koşmamak, eline geçip, geçmemesi ile ilgilenmemek bakımından razı oluştur.

Kişi, fakirliğe razı olur da, başka belâlara razı olmayabilir. Burada sadece mal ile fakirliğe rızadan söz etmekteyiz.

3)Fakrın üçüncü hali: Kişiye, malın varlığı, yokluğundan daha sevimli gelir. Malın peşinden koşmaz, fakat kendiliğinden gelirse sevinir. Bu hale sahip olana “kâni” denir. Yine de makbuldür. Mevcut ile kanaat etmiştir. Zayıf bir hevesi olsa bile, ihtiyacının peşinden koşmamıştır.

4)Fakrın dördüncü hali: Muhtaç olduğu mala hevesi vardır. Fakat peşinden koşacak hali ve imkânı yoktur. Eğer imkânı olsa, bütün eziyetine, zahmetine katlanacak ve peşinden koşacaktır. Bunun sahibine “haris” denir.

5)Fakrın beşinci hali: Kişinin ekmek ve suya, çıplaklığını örtecek olan elbiseye olan ihtiyacı, en önemli ihtiyaçtır. Yani bunlara ihtiyaçlı olmak adeta zaruridir. Fakrin bu beşinci halinde ise, kişi elinde olmayan mala ekmek gibi, çıplaklıktan kurtaracak elbise gibi muhtaçlık duyma halidir. Bu, en düşük fakirlik halidir. Temin etmek için, heves etse de etmese de birdir. Temin etmeye heves etmeyen yok gibidir. Bu kişilere “muztar” denir.

İşte insanlar, fakirlik halinde iken bu haller içinde olabilir. Bu beş halin ötesinde bir hal daha vardır ki, bu da malın varlığı ile yokluğunun eşit olması halidir. Bu hal; fakirliğin ikinci halindeki rıza hali gibi değildir. İkinci haldeki fakirlikte, kişi malın varlığına, yokluğuna razıdır. Burada ise, kişi dünya varlığı ile meşgul değildir. Çünkü malın sahibi olarak, Allah-ü Tealâ’yı görürler. Bu kişiler serveti veya malı ha kendi ellerinde, ha başkalarının elinde olmuş, farksız görürler. Bu kişilere “müstagni” denir. Buradaki müstagnilik, malı bol olup da müstagni olan zengininki gibi değildir.

Zenginlik içinde olan, kayıtlı bir zaman içinde zengindir. Zenginliği hem elinden gidebilir, hem gitmese de kayıtlı bir zaman için zengindir. Hem de esas önemli olan, mal ile zengin ise de hakikati bilemediği için, hakikatte fakirdir. Halbuki müstagni olan için, elinde servetin olması , yahut elinden kaybı halini hiç değiştirmez. Zahidlerden farklıdır, zira servetin varlığı kendisini üzmez, dolayısıyla bu malı hemen elinden çıkarmaya da ihtiyacı yoktur. Servete sevinmiyordur ki, elinde tutmaya muhtaç olsun. Elinden kaybetmiş değildir ki, eline geçirmeye muhtaç olsun. Bunun iyi anlaşılması lâzımdır.

Allah(c.c.) Mutlak Gani olduğu için, bu ahlâk ile ahlâklanmış ve yakîne girmiş olan bu özelliklerdeki güzel insana, müstagni demek uygundur. Gani demek uygun düşmez, o, Allah’a, Mutlak Gani’ye aittir. Bu kişiler mukarreblerdir. Hakk’a yakınlık, kurbiyyet kesb etmişlerdir. İlâhi tecellilere muhatap edilmişler ve Hakk’ın vasıfları ile donanmışlardır. Onlarda artık, Zât’tan başka bir şeyle alâka kalmamıştır. Dolayısıyla dünyadan vazgeçmek bile, bir alâkanın kopması demek olduğundan, bu kişilerin dünyaya karşı ilgisizlikleri, önem vermemeleri zahidlerinki ile bir değildir.

Mal sevgisi ile kayıtlı olan kalp, köledir. Bundan kurtulan hürdür. Aynı şekilde dünya sevgisinin hangisi olursa olsun, bununla kayıtlı olan; kayıtlı olduğunun kölesidir. Bu sebepten zühd önemlidir.  Zühd, ebrar için kemaldir, kolay ele geçmez. Mukarrebler için ise, zühd eksikliktir. Bu sebeple ebrarın hasenesi(iyilikleri), mukarreblerin seyyiesi(günahları)dır, denilmiştir. Zira zahidler, dünyayı kerih görmekte ve bulaşmamaya çalışmaktadırlar. Bulaşmamaya çalışmakla da yine de dünya ile ilgilenmektedirler. Oysaki Allah’dan başka bir şeyle meşgul olmak da perdedir. Bu perde uzaklığa sebebiyet verir. Kul ile Allah(c.c.) arasındaki perdeler; kulun Allah(c.c.)’tan başka şeylerle meşgul olduğu şeylerdir. Kişinin kendi nefsi ile ve şehveti ile meşguliyeti de aynıdır. Nefsinin sevdiğinin peşinde gidip, elde etmekle meşgul olan nasıl Allah’tan ayrı düşüyorsa; nefsinin istediğini vermemek için gayret gösteren de yine nefsi ile meşgul olup, Allah(c.c.)’tan uzaktır. Bu sebeple dünyayı kerih görüp, buğz eden de Allah(c.c.)’tan gafil olmuş olur. Elbette bunlar öğrenilince, nasılsa uzağım diyerek, vazgeçmek olmaz. Mücadele ile umulur ki, dertten kurtulup, aradaki mesafeler kapatılabilir. Dünyaya sevgi ile yönelip, meşgul olmakla kişi giderek Allah’tan uzaklaşır. Lâkin dünyaya buğz ederek meşgul olmakla ise, kişi giderek Allah(c.c.)’a yaklaşır. Mukarreblerin makamı ise, makamların en üstünü ve kemallisidir.

Peygamberler ve veliler ise mümkün olduğu kadar mal ve servet edinmekten kaçınmışlardır. Sanki kemalleri eksikmiş gibi, zahidane davranmışlardır. Bunun sebebi ise şöyledir: Peygamberler ve veliler dışındaki ümmet, her türlü zayıflık içindedirler. Peygamber ve veliler ise, bu zayıf kişilerin içlerinden birileri olarak, örnek olmak üzere, zayıf kimseler gibi davranıp, büyüklükleri sebebiyle onların seviyesine inmişlerdir. İnsanların bu zayıf olanları yani kemal derecesine ulaşamayanlar; kemal ehli için servetin varlığı ile yokluğunun bir oluşunu nasıl anlasınlar? İnsanlar, karşılarındakini ancak kendi anlayışları kadar anlayıp, en üstün kendi derecelerinde kabul ederler. Daha yukarılardan haberleri olmadığı için, bunu asla anlayamazlar. Bu sebeple, bu yüksek zümrenin zahirlerine bakarak, meselâ kendileri de onların yaptıklarını(meselâ; namaz, oruç gibi) yapıyorlarsa, bâtınlarını anlayamayacaklarından, ancak o kadar olduklarını zannederler. Halbuki, O’nların emin oldukları ve kendilerinin de kaygan zeminde oldukları  konusunda cahildirler. Bu sebepten, meselâ; serveti olanı örnek alıp, mal toplama hevesine düşüp, helâk olurlar.

Böyle kendilerinden zayıf olanların seviyesine inip, avam gibi davranmak; Peygamberlik, velilik ve ilim(marifet) bakımından zarurettir.

Fakirliğin derecelerini sayarken, beş derece olarak saymıştık. Bu derecelerin en üstünde de müstagniliği sayabiliriz. Fakat müstagni olana fakir denemez. Ama Allah(c.c.)’ın rahmetine  muhtaç olma bakımından fakirdir. Diğer beş gurup ise, mal ve servet bakımından fakirlik derecesindeki insanların halleridir. Fakir ismini almayı esas hak eden kimse, Allah-ü Tealâ’ya muhtaç olan kimsedir. Allah(c.c.)’a muhtaç olan kişi, Allah ile dolup, Allah’tan başka hiçbir şeye muhtaç olmamakla, esasında Allah(c.c.) ile zengin olmuş olur. Yani Allah’ın isimleri ile isimlenerek; sıfatları ile sıfatlanarak; fiillerine uygun fiillere sahip olarak; Zât’ın tecellisine mazhar olarak, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanma sonunda, Allah(c.c.) ile zenginleşilmiş olunur. Kısaca müstagni olana fakir derken, dünyevi bakış açısından fakir diye vasıflandırılır. İlâhi bakış açısı ile bakıldığında ise, zengindir.

“Fakirlikten sana sığınırım”

“Az kalsın fakirlik küfür olacaktı” hadisleri, yukarıda anlatılanları doğrulamaktadır. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) (fakirlikten Sana sığınırım) derken; “Sensiz kalmaktan, Sana sığınırım” diye buyurduklarını, anlıyoruz.

Aynı şekilde “Az kalsın fakirlik küfür olacaktı” Hadisinde de, Allah(c.c.) ile yakîn olmaya mani olacaktı, perde olacaktı, demektir. Kişi, Allah(c.c.) ile dolmadıkça, yani tevhide gelemedikçe, en yüksek fakirlik olarak, zahidlik derecesinde olacaktır. Bu da perdedir.

“Beni miskin yaşat ve miskin öldür” Hadisi ise, müstagni olma fakirliğini murad etmeyi anlatmaktadır.

Yukarıdaki üç hadisin, insanlar için açıklaması ise farklıdır. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), ümmetinin fakirliği kaldıramayıp, isyana girmesinden korkarak, “Fakirlikten sana sığınırım” buyurmuştur.  Fakir olup sabredememekten sana sığınırım, manâsında bir duadır. Ümmeti de bunu duyarak, belki böyle duada bulunacaktır. “Az kalsın fakirlik küfür olacaktı” buyurmaları ise; fakirliğe tahammül edemeyen fakir, küfre yakın olduğu içindir. Yoksa, Hz. Peygamberimiz(s.a.v.) “Fakrımla iftihar ederim” buyurmuşlardır ve yakın çevrelerine tavsiyeleri de böyle olmuştur. Ve de “Beni miskin yaşat, miskin öldür” hadisi de malûmdur.

Fakrın Fazileti

Fakrın fazileti:

“Sadakalar, Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yer yüzünde dolaşmaya muktedir olmazlar”

Bakara/273

“İnsanların hayırlısı, zorlukla kazandığından infak eden fakirdir”                                                      Ebû Mansur Deylemî

“Allah’a fakir olarak mülâki ol, zengin olarak mülâki olma”                                                                                   Teberani

“Allah-ü Tealâ ailesi kalabalık, iffet sahibi fakiri sever”

                                                                               İbn Mâce

“Ümmetimin yoksulları, zenginlerden beş yüz yıl önce Cennet’e gireceklerdir”                                                  Tirmizi

Bu Hadis-i Şerif’te; zahid olan fakirin, servete rağbet eden zenginden beş yüz yıl önce Cennet’e gireceği, bildirilmiştir.

“Mü’minin dünyadaki hediyesi yoksulluktur” Teberani

Musa (a.s.) “Ya Rab! Kulların arasında sevdiklerin kimlerdir? Onları bildir ki, ben de onları senin için seveyim” diye sorduğunda; “Her fakir, her fakir” cevabını almıştır.

“Fakirlerle aşinalığı çoğaltın, onlara yedirin. Zira onların devleti vardır. Kıyamet günü olduğu vakit, onlara (bakınız, size bir ekmek kırığı, bir yudum su verenin veya bir elbise giydirenin elinden tutup, onu Cennet’e götürünüz) denecektir”

Enes(r.a.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) hiçbir şeyi olmayan fakir bir adamın yanına gittiğinde: “Eğer bunun nuru yer halkına bölüneydi, onlara yeterdi” buyurmuşlardır.                                        Taberani

“Dikkat edin, Cennet’in hükümdarlarını size haber vereyim mi? Her hakir görülen, zayıf, tozlu, topraklı, saçı, sakalı karışık, eski iki elbiseye bürünmüş, kendisine kıymet verilmeyen ve nazara alınmayan, Allah adına yemin etse, sözünde duran kimselerdir”                                         Buhari ve Müslim

Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), Hz. Aişe’ye: “Bana ulaşmayı istersen, fakir hayatı yaşa; zenginlerle düşüp kalkmaktan sakın; yamalayıp dikmeden, çarını sırtından atma” diye tavsiyede bulunmuşlardır.

Bu konuda büyüklerin sözleri:

“İki dirhemi olanın azâb ve hesabı, bir dirhemi olandan daha şiddetlidir”                                                        Ebû’d-Derdâ

Sevrî, sohbetinde zenginleri arkaya oturtup, fakirleri yaklaştırdığı için, sohbetindeki zenginler fakir olmayı temenni ederlerdi. Mü’mil der ki: “Sevrî’nin meclisinde olduğu kadar fakirlerin izzetini, zenginlerin zilletini, başka hiçbir toplulukta görmedim” demiştir.

Hakimlerden biri: “Adem oğlu fakirlikten korktuğu kadar, Cehennem’den korksa her ikisinden de kurtulurdu. Zenginliğe heves ettiği kadar Cennet’e heves etse her ikisine ulaşırdı. İnsanlardan korktuğu gibi, gizli olarak Allah’tan korkaydı, dünya ve ahiret saadetine ulaşırdı” demiştir.

“Zengine ikram edip, fakire ihanet eden, mel’undur”

                                                                             İbn Abbas

“Fakirleri sevmek, Peygamber ahlâkıdır”

                                                                   Yahya b. Muaz

Birisi İbrahim b. Ethem’e on bin dirhem getirince, reddetmiş, adam ısrar edince de: “ On bin dirhemle fakirler defterinden ismimi sildiremem” demiştir.

Razı Olan ve Kani Olan Sadık Fakirin Özel Fazileti

Razı olan ve kâni olan sadık fakirin özel fazileti:

Razı olan fakir, Zahid olan fakirden sonra gelen fakir olup, fakirliğine razı olan anlaşılır. Fakrın ikinci halidir. Kâni olan fakir ise, fakirliğine kanaat eden fakirdir. Fakrın üçüncü halidir.

“İslâm’a hidayet olunup, yetesiye nafakası olan ve buna kanaat eden kimseye müjdeler olsun”                             Müslim

“Ey fakirler topluluğu, Allah’ın taksimatına kalbinizden rıza gösteriniz ki, fakirliğin mükâfatını göresiniz. Böyle yapmazsanız, mükâfat alamazsınız”                Ebû Mansur ed-Deylemi

“Allah’ım, Muhammed’in Âl’inin nafakasını yetecek kadar kıl”                                                               Buhari, Müslim

“Zengin olsun, fakir olsun herkes kıyamet gününde (keşke dünyada ölmeyecek kadar nafakam olsaydı) diyecektir”

İbn Mâce

Allah-ü Tealâ, Davud a.s.’a “Beni kalbi mahzun olanların yanında ara” buyurduğunda; Davud a.s. bu kişilerin kimler olduğunu sorunca, “sadık fakirlerdir” buyurmuştur.

Fakirliğe rıza ve fakirliğe kanaat konusunda çok sözler söylenmiştir:

“Tamahkârlık fakirliktir”                                         Hz.Ömer

İbn Mes’ud: Her gün bir melek arşın altından “Ey Adem oğlu! Sana yetecek az miktar, seni azdıracak çoktan hayırlıdır” diye seslenir, demiştir.

“Aklında eksiklik olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü her kes dünyalıktan eline geçene sevinir de, ömrünün eksildiğine üzülmez”                                                                 Ebû’d-Derdâ

“Önümüzde öyle bir geçit var ki, oradan ancak yükü hafif olanlar geçer”                                                                Ebû Zer

“Küfre en çok yakın olan, tahammülsüz fakirdir”

Zû’n-Nun-ı Mısrî

Fakirliğin Zenginlik Üzerine Fazileti

Fakirliğin zenginlik üzerine fazileti:

Mukayesenin adalet ile yapılabilmesi için, denk durumlar ile olması lâzımdır. Bu sebeple:

1)Haris olmayıp, servetini hayır ve hasenata harcayan zengin ile; yine haris olmayıp, kanaat eden ve haline razı olup sabreden fakir mukayese edilirse:

Buradaki zengin ile fakirin faziletleri, gönüllerinin mala meyilleri nisbetindedir. Nice fakirler vardır ki, bir ibriklerinin derdine düşerler. Nice zenginler de vardır ki, malları gönüllerine girmemiştir. Yalnız nefis aldatmaya meyilli olduğundan, burada “malı gönlüme sokmadım” diyen zengine dikkat düşer, ola ki nefsi aldatabilir.

Umumi olarak, herkes hakkında fakirlik daha hayırlıdır. Çünkü mal sevgisini gönülden çıkarmak zordur. Zengin malı ile meşgul iken, fakir sadece günlük nafakasını düşünür. Mal ve servet insanın kalbine girmese, bile meşgul eder. Hesabı, dağıtması bile meşguliyettir. Fakirde ise mal mülk olmadığından kalbi dünya sevgisinden, mal mülk hesabından uzaktır. Olsa bile ufak tefek istekler olur. Bunlar da gönlü Hakk’dan ayrı kılmaz. Kalb boş olduğu için, çektiği tesbihat bile direk kalbe iner. Bu sebeple fakirin çektiği tesbihin sevabı, zengininkinden üstündür.

Ebû Süleyman: “ Fakirin canı çekip de alamadığı şeyin ardından soluması, zenginin bin senelik ibadetinden makbuldür” demiştir.

Dahhak ise: “ Bir kimse pazarda canının çektiği bir şeyi görüp de alamadığı ve bunun mükâfatını Allah’dan beklediği vakit; onun bu durumu, Allah yolunda bin altın infak etmesinden daha makbuldür” demiştir.

Eskiler marifet ilmini zenginlerin ağzından duymak istemezlerdi. Çünkü zenginlik ile marifet ancak çok zor bir araya gelebilir, diye düşünürlerdi. Zenginliğin en zor hali, fakirlerin halini yaşamadıkları için bilmemeleri idi. Dıştan müşahede etmekle bu acı bilinmez. Anlatma ile de bilinmez. İllâ ki yaşanması lâzımdır. Zenginlik, başlı başına varlık sebebidir. Fakirin ise, insanların arasında fakirliği sebebiyle, varlığı un ufak olmuştur.

Cüneyt-i Bağdadî ve Süfyan-ı Servî, fakirliği her türlü hal içinde üstün görmüşlerdir. Servî der ki: “Fakirler rahatlığı, hesap azlığını ve kalp huzurunu; zenginler ise yorgunluğu, hesap zorluğunu ve gönül meşgalesini tercih etmişlerdir”.

Sonuç olarak belki şöyle denebilir: Malın varlığı ile yokluğu kendisinde eşit olan kişi; ister zengin, ister fakir olsun; Allah-ü Tealâ’nın Gani vasfına uyduğundan, faziletlidir.

2) Haris olan fakir ile, haris olan zengin karşılaştırılırsa:

Haris olan zengin, dünyalık elinde olduğu için, bir mahrumiyeti de olmadığı için, dünyayı daha çok sevmiş olur. Fakir ise haris bile olsa, elinde dünyalık olmadığı için, dünyayı sevmez. Yani fakirlik zenginlikten daha efdal ve şereflidir. Zaruret miktarını aşan bütün ihtiyaçların, insanı küfre götürme ihtimali vardır. İnsanın arzularının tükenmesi ise mümkün değildir. Eğer kişi aç olarak ölürse, günahı da daha az olur. Yalnız burada bir hakkı yerine koymak lâzımdır. O da şudur: Kişinin nazarında malın varlığı ile yokluğu müsavi olur ve malının kaybı ile, tüyü kıpırdamaz ise, bu zengin elbette daha faziletli olur. Hz. Aişe’ye bir para gelmiş, O da acele dağıtmıştır. Akşama yemek için bile ayırmamıştır. Hizmetlisi bunu söylediğinde ise: “ Aklıma gelmedi, söyleseydin ayırırdım” demiştir.

Fakirlik Halinde Yoksulun Uyması Gerekenler

Fakirlik halinde yoksulun uyması gerekenler:

Fakire ait, fakirliğinde uyması gereken edepler vardır:

Bâtıni edeb: Yoksulluğu Allah(c.c.)’tan bilmeli ve kerih görmemelidir. “Niye ben?” diyerek, isyan etmemelidir. Fakirlikten hoşlanmayabilir. Ama Allah’ın kendisi için uygun gördüğünü, kerih görmemelidir. Bâtıni edebin en alt derecesi budur. Buna riayet etmek vacip olup, isyan etmek hem haramdır ve hem de fakirliğin getireceği mükâfatı da yok eder. Boşu boşuna fakirlik çekilmiş olur.

Daha üstün olan Bâtıni edep, fakirliği sevip, razı olmaktır.

Daha da üstünü, zenginliğin yorgunluğunu bilmek, yoksulluğu istemek, buna sevinmek, şükretmektir.

Yani her yoksulun makbul olmadığını anlamış olduk. Makbul olan fakir; şikâyet etmeyen, kadere razı olan, alacağı mükâfatı sebebiyle fakirliğine sevinen kimsedir.

Zahirî edeb: Tok gözlü olmak, ima yolu ile veya aleni olarak, kimseye halini belli etmemek, şikâyet  etmemektir. “Allah-ü Tealâ kalabalık aileye sahip, tok gözlü fakiri sever” Hadisini unutmamalıdır. Allah(c.c.) bu ahlâkta olan fakirleri meth etmek üzere:

“Cahil olan, iffetlerinden dolayı, onları zengin zanneder” (Bakara/273) buyurmuştur.

Süfyan-ı Sevrî ise: “ Amellerin efdali, sıkıntısını duyurmamaktır” demiştir.

İşlerindeki edeb: Zengine zenginliğinden dolayı tevazu göstermemelidir, iltifatta aşırı gitmemelidir. Vakarını korumalıdır. Bunun aksi, zillettir. Fakir zengine zillet göstermemelidir. İnsanlar ancak Rablerine karşı zillete düşerler ve küçülür gibi olurlarsa, büyümüş olurlar. Fakir zenginlerle düşüp, kalkmamalıdır. Sohbet cemaatlerinde, yardım edilen yerlerde olursa, mahzuru yoktur. Kısaca fakir zenginden ummamalıdır. Herkes  sadece Allah’tan ummalıdır. Zengine düşen ise, fakire tevazu göstermesidir. Zengin, zengin bir arkadaşına nasıl davranıyorsa, fakir dostuna da öyle davranmalıdır.

Amellerindeki edeb: Fakir fakirliği sebebiyle, amelinde tembellik etmemelidir. Kendinden daha kötü durumda olup, ibadetinde kendinden daha sağlam ve sâdık olanları hatırlamalıdır. Ayrıca zorlukla temin ettiği nafakasından, çoluk çocuğunun rızkını kısmamak şartı ile, kendinden daha zor durumda olanlara vermelidir. Eline geçen fazla olup, birikecek gibi olursa, hiç saklamayıp, ihtiyacı olana elinden çıkarmaktır. Çünkü ihtiyaçlının halini en iyi kendisi bilmektedir.

Kendiliğinden gelen hediyeyi kabulde fakirin görevi

Kendiliğinden gelen hediyeyi kabulde, fakirin görevi:

Fakire bir ikram yapılırsa, fakire düşen ikramın helâl olup olmaması konusunda araştırma yapmasıdır. Ama arkadaşının helâl kazandığını biliyorsa, bunu yapmayabilir. Şayet şüpheli bir durum varsa, onu da almamalıdır. Alan kendi ihtiyacını gözden geçirmelidir. Verilene zaruri olarak ihtiyacı var mıdır? Yoksa meselâ bir aylık veya bir yıllık nafakası kenarında durmakta mıdır? Eğer verene ait bir şüpheli durum olmadığı halde, alan almakta nefsine ağır geldiği için zorlanıyorsa, bu, alma afetinden daha büyük bir afettir. O zaman nefsinin istediğinin aksini yaparak, almalıdır. Alimlerden biri: “İhtiyacı olduğu halde verileni iade edenin, tamah ile iptilâ edilmesinden veya şüpheli şeylere düşmesinden korkulur” demiştir.

Verene gelince; ya farz olan amelini yerine getirmek üzere zekât vermektedir. Yahut sevab olması ümidiyle, sadaka vermektedir. Ya da gönül almak ve sevgi tesis etmek için hediye vermektedir. İstenmeyen bir veriş şekli olmak üzere gösteriş için veya şöhret için de verebilir. Bazen de karışık maksatlarla verebilir.

Zekât veya sadaka veriliyorsa; fakir de zengin de bilmelidir ki, zekât helâl maldan verilir. Fakire düşen, araştırmaktır. Sadaka ise, farz olmayıp, cimrilik hududunu aşan bir durum olarak verilmektedir. Sadaka hak edene verilir. Alacak olan kişi eğer bunu hak etmiyorsa, verene hak etmediğini, kendisine sadaka düşmediğini bildirmelidir. Alan, hak etmediği halde alırsa, haram olur.

Hediyeye gelince; bunu almakta beis yoktur. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.)’in sünnetidir. Kendileri de bazı hediyeleri kabul etmişler, bazılarını alıp, hemen başkasına hediye etmişler, bazılarını da iade etmişlerdir. Hediyenin külfetsiz olanı güzeldir. Peygamberimiz(s.a.v.)’e yağ, katık ve koç hediye edildiğinde, yağı ve katığı kabul etmiş, koçu iade etmişlerdir. Hediye veren, alanı minnet altında bırakmamalıdır. Böyle hediyede şüpheli bir taraf vardır. Hediyeleşmede; hediyeyi veren, alana karşı minnet duymalıdır. Hediyeyi alan minnet duyarsa, o hediye alınmamalıdır.

“İstemeden kendiliğinden bir rızık geldiği halde onu reddeden, Allah’a karşı reddetmiş gibi olur” Hadisi, hediyeyi kolay almayı mümkün kılarsa da, yine de, büyüklerin yaptıkları bize örnek olmalıdır. Büyüklerden birine elli dirhem hediye getirildiğinde, bu hadisi söyleyerek, keseyi açmış, içinden bir dirhem almış ve gerisini iade etmiştir. Böylece, hem Allah’tan geleni kabul etmiş, hem de minnet duymamak için tamamına yakını iade etmiştir. Horasan’lı bir zengin, Cüneyt-i Bağdadi’ye kendisine harcaması niyeti ile bir miktar servet getirmiş, fakat Hazret bunu fakirlere dağıtmak istediğini söyleyince, Horasan’lı; kendisinin yemesini arzu ettiğini, ama iyi gıdalar almasını arzu ettiğini söylemiş. Hazret hediyeyi kabul edince, Horasan’lı “bu hediyeyi kabul ederek beni minnet altına aldın. Bağdat’ta sana duyduğum kadar minnet duyacağım biri daha yok” diyince; Hazret: “İşte senin gibi adamın hediyesi kabul edilebilir” demiştir.

Bütün bu anlatılanlardan anladığımız; insanın şerefine uygun yaşaması gerektiğidir. Yukarıda anlatılan usullere riayet edildiği taktirde, ne fakir zenginin karşısında ezilir. Ne de zengin fakirin karşısında kibirlenir. İki türlü rahmet vardır. Sapla samanın ayrılması ile güzel ahlâk ortaya çıkar.

Veren eğer şöhret için veriyorsa, ve bu anlaşılıyorsa, kesinlikle kabul etmemelidir. Bütün verişlerde, verene fayda vardır. Fakir  verilenlerle zengin olmaz. Fakir yine fakirdir.

Kendisine gönderilen şey, ihtiyacından fazla ise, bu kişinin iki hali olur:

1)Eğer sadece kendisi için kullanmayı düşünüyorsa, almasına gerek yoktur. Çünkü ihtiyacı yoktur. Yanında tutması ise, kendisi gibi Allah yolunda olan birine yakışmaz. Ama yoksulları düşünüyorsa, aşikâre alır, gizlice ihtiyacı olanlara dağıtır. Bu nefse zor gelen bir durumdur. Ancak nefsi mutmain olanların kaldıracağı durumdur. Sıddıkların halidir.

2) Veya daha ihtiyaçlılara vermesi için, almaz, terk eder. Yahut gizlice alır, gizlice dağıtır. Biliyoruz ki ihtiyaçtan fazla olarak gelen her şey, bizi imtihan içindir. İhtiyaçtan fazla olan her şeyin, hakkında isyana girilmese bile, hesabı vardır. Eğer isyana girilirse de cezası vardır. Bunu unutmamak lâzımdır.

Musa a.s.: “Ya! Rab rızkımı İsrailoğulları’nın eline verdin. Onlar da bazen sabah, bazen de akşam nafakamı elime verirler” dediğinde; Allah-ü Tealâ: “Ya! Musa, Ben dostlarıma  böyle yaparım. Onların rızkını asilerin eline veririm ki, bu sayede ecir kazansınlar” buyurmuştur. Asilere merhameti görmekteyiz. Alan, kendisine verene ecir kazandırmaya sebep olduğunu, düşünmelidir. Alan da usulüne uygun alırsa, kendisine de elbet ecir vardır.

Dilencilik

Dilencilik:

Zaruretsiz dilenciliğin haram oluşu:

“İnsanlardan dilenmek, fahiş günahlardandır. Fahiş günahlarda bundan başkası helâl olmuş değildir”

“Müstagni olduğu halde dilencilik eden, Cehennem korlarını çoğaltmış olur”

“Geçinecek kadar malı olduğu halde dilenen kimse, kıyamet günü yüzünde hiç eti olmadığı halde ve yüzünün kemikleri birbirine değerek, ses çıkardıkları halde mahşer yerine gelir”

“İnsanlardan bir şey istemeyin”

“Bizden isteyene veririz, müstagni olanı Allah zenginleştirir. Bizden istemeyen ise, bizim için daha sevimlidir”

“İnsanlardan müstagni olun. Dilenciliğin azı çoğundan hayırlıdır”

Zaruret olmaksızın dilencilik haramdır. Zaruret varsa veya zarurete yakın bir hal varsa değildir. Peygamberimiz(s.a.v.) ise, dilenciye az da olsa yardım edilmesini tavsiye etmiştir. Dilencilik eğer tam manasıyla haram olsaydı, ona yapılacak yardım da caiz olmazdı. Bu bakımdan zaruret şartı koyulmuştur. Dilenen, dilenmesi yüzünden Allah’a yaklaştıracak olan hali yakalayamadığı gibi; şu üç kötü ahlâktan da kurtulamaz:

1)Şikâyet etmiş olur: Yoksulluğunu umuma açıklamakla, Allah(c.c.)’ın kendisine nimeti eksik verdiğini söylemiş olur. Yani Hakk’ı halka şikâyet etmiş olur. Halini Allah’a arz etmesi başkadır. Halinden Allah(c.c.)’a şikâyet etmesi başkadır. Halini insanlara anlatması başkadır. Böylece, kendisine nimet verilmediğini söyleyerek; Allah vermiyor, bari siz verin, demiş olur. Bu bakımdan, insanların yokluğa sabretmelerinin zor olduğunu bilen Yaradanımız,  zaruret halinde dilenmeye müsaade etmiştir.

2)Zillet haline şahit tutar: İnsanların karşısında kendini küçük düşürmüş olur. Muhtaçlığını göstermiş olur. Halbuki, muhtaç olan sadece kendisi değildir. İnsanların hepsi kendisi gibi Allah(c.c.)’a muhtaçtır. Zillete düştüğünü yani zilletini Rabbine göstermiş olsaydı, izzet sahibi olacaktı. İnsanlara göstermiş olmakla, övülmeyen zillet sahibi olmuş olur. İnsanın şahsiyeti, Allah(c.c.) indinde çok kıymetlidir. Kimsenin kimseye küçük düşmesine razı olamaz, kimsenin kimseye muhtaç olmasını istemez. Bu kişi, eğer Allah’dan istemeyi bilseydi, belki bir sebeple  istediği kendisine gönderilecekti. Böylece hem Rabbi yanında, sabreden fakir olacak, hem de insanların yanında zillet sahibi olmayacaktı.

3)Karşısındaki insana eziyet vermiş olur: Dilenen, dilendiği insana ya istemese de vermesine sebep olacak, yahut riya yapmasına sebep olacak ya da eziyet duyarak vermesine sebep olacaktır. Bazı zamanlarda insanlar vermeyi istemeyebilir. O zaman etrafa karşı mahcup olmamak için ya da utanarak verir ki, bu da dilenci için haram olur. hem kendisine, hem karşısındakine dönen bir günahtır. Müslüman’a eziyet vermiş olur.

Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), İslâm’a girenlerden biat alırken; önce itaati şart koşar, sonra insanlardan bir şey istememelerini tavsiye buyururlardı.

İnsanlar çoğu zaman, cahillikleri sebebiyle dilenirler. Dilenciliğin bu kadar yasaklanmış olduğunu bilmezler. Bunların bir kısmı ise din hakkında ilgisizdir. Sadece dünyaya önem vererek, dilenmektedirler. Bu sebepten, yalan da söyleyebilirler. Kendilerini, istedikleri insanın haline uygun gösterebilirler. Dindar olanların bile çoğu, tevhid-i ef’al hakkında bilgi sahibi değildirler. Nerde kaldı ki, hayat şartları sebebiyle, din diyanet ile meşgul olmamış bir dilenci, bütün bunları bilsin. Zenginlerin sahip olduklarına sahip olmak isterler. Belki de kendilerinde istemeyi hak olarak görürler. Bilmezler ki sabreden fakirin Allah(c.c.) yanında değeri ne kadar yüksektir. Belki de ahiret hakkında sağlam bir bilgiye de sahip değillerdir. İşte en çok bu sebeplerle dilenirler. Az bir kısmı ise, zaruret bile olmasa dilenmeyi, iş edinmiştir. Ahlâkındaki harislik ve kanaatsizlik sebebiyle dilenir.

Dilencilikle İlgili Dört Hal Vardır

Dilencilikle ilgili dört hal vardır:

Zaruretinden dolayı istemek: Açtır veya çıplaktır. Çalışmaktan aciz haldedir veya iş bulamamaktadır. Yahut çalışamayacak kadar hastadır. Veya okumakta olduğu için çalışamamaktadır. Bütün bu şartlarda, dilenebilir. Karşısındakinin helâl olan parasını istemelidir. Karşısındaki de eziyet duymadan gönül hoşluğu ile veriyorsa, helâldir, alabilir, yiyebilir.

Önemli ihtiyacı için istemek: Sonunda ölüm tehlikesi olmayan bir hastalıktan tedavisi için, elbisesi varsa bile soğuktan muhafaza edemediği için, yürüyebiliyorsa da yol parası için dilenmesine dinen müsaade edilirse de, dilenmeyip sabretmesi tavsiye edilir. Fakat isteme sebeplerini yalan katmadan, doğru olarak ifade etmişse, bu doğruluğu, dilense bile, dilenciliğine kefaret olabilir diye umulur.

Hafif ihtiyacı için istemek: Meselâ gömleği var, fakat yırtık. Toplum içine bu gömlekle çıkmaktan utanıp, isterse; açlıktan koruyacak ekmeği var, fakat yanına katık isterse ve bu durumlarını açıklıkla söylerse, kerih olmasına rağmen dilenmesi caizdir. Lâkin; istediği insana eziyet ediyorsa, zillete düşüyorsa ve alacağı para haram ise kesinlikle dilenciliği haramdır.

İhtiyacı olmayanın istemesi: Haramdır. Elinde var iken istemesi, ihtiyacının olmaması demektir. Kesinlikle haram olur.

Dilenmeye Mecbur Olanın Adabı

Dilenmeye mecbur olanın adabı:

Dilenen kişi, eğer biraz bilgilenmiş, fakat dilenmekten kendini alamıyorsa; üstelik yaptığının Allah(c.c.) için hoş olmadığını biliyorsa; şikâyet, zillet ve eziyet etmekten kurtulmak için; şunları yapmalıdır:

Meselâ; “Bende olan bana yeter ama, nefsim yeni bir şey giymek istiyor” diyerek isterse, şikâyet etmemiş olur.

Meselâ; kendini hakir görmeyeceğinden emin olduğu yakınlarından, cömert dostlarından isteyerek, zilletten korunmuş olur.

Meselâ; istediğine eziyet etmemek için, birkaç kişinin olduğu yerde, belli birine yönelerek değil, ortaya söyleyerek isterse; veren verir. Vermeyen vermez. Kimse de eziyete girmemiş olur. Eğer belli bir şahıstan isteyecekse de; karşısındakinin dilerse duymazlıktan gelebileceği şekilde söylemeli, açık kapı bırakmalıdır. Böylece, karşısındaki arzu etmezse duymamış gibi davranarak vermeyebilir. Yine karşısındaki isteyeceği kişiyi seçerken; vermediği taktirde kendisine karşı utanç duygusu duymayacak biri olmasına dikkat etmelidir. Eğer karşısındaki kişi dilenciden utanarak veya yanında olanlardan utanarak verirse bu mal kesinlikle haramdır. Çünkü karşısındakinin malını, adeta mecbur ederek zorla almış gibi olur.

Zaruret hali, açlık sebebiyle ölmekten korkma neticesi hasıl olur. Halbuki iman sahibi, hem ölümden korkmaz; hem de rızkına Rabbinin kefil olduğunu bilir.

Belki esas mesele şudur: Kişi eğer kendi başına olsa, belki de dilenmeyecek, sabredecek, ölümden korkmayacak, Rabbine sığınacaktır. Lâkin, dilenen aciz, hasta, işsiz olmakla beraber; üzerinde bakmak zorunda olduğu yine aciz, hasta ve açlar varsa, onlar için dilenmiş olabilir. Burada artık caizdir demek icab eder. Veya öksüz, yetim çocukları ile kimsesiz kalmış kadınlar veya yalnız kalmış çocuklar olabilir. Bu insanlara konu komşunun, vicdanlı inanan kesimin bakması, ilgilenmesi lâzımdır. Komşusu aç olan kişinin, tok olarak sabahlamasının nasıl bir afet olduğunu bilmekteyiz. Konuya bu açıdan da bakılırsa;  dilenene veren insanlar da ne yapmalarının daha doğru olduğunu düşüneceklerdir.